Makale-Harun Yavruoğlu sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
Makale-Harun Yavruoğlu sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

12 Mart 2011 Cumartesi

Makale-Harun Yavruoğlu

Gözüm Görmesin

Artık ülkemde; gazetecilerin, yazarların öldürüldüğünü,
Eften püften gerekçelerle zindanlara atıldığını gözüm görmesin.
Ömrü hayatı iktidar yalakalığı yapmaktan ibaret çıkarcı,
asalak, kralcı parazitleri gözüm görmesin.
Sanat ve sanatçıları aşağılayan; ülkesinin aydınlarını insan yerine koymayan zihniyet sahibi otoriterleri gözüm görmesin.
Sürekli olarak güçlünün haklıya galip getirildiği düzeni gözüm görmesin.
Trafik magandalarını;
Müşterisi olan yolcularına kaba söz ve tavırlar sergileyen sözde sürücüleri gözüm görmesin.
Halkına tutamayacağı vaatler veren yeteneksiz, ihtiras kurbanı siyasileri gözüm görmesin.
Komplocuları, özel hayatları irdeleyen şantajcı aşağılıkları gözüm görmesin.
Özellikle eşine çocuklarına şiddet uygulayan, bir yanı ödlek, bir yani vahşi
zorbaları gözüm görmesin.
Taciz ve tecavüzcü ırz düşmanı alçakları, gözüm görmesin.
Zararlı alışkanlıklara bulaşmış çocukları, gençleri ve cümlesini gözüm görmesin.
Taraf tutan hakemleri…
Siyasi karar veren hâkimleri…
Hipokrat yeminine sadık kalmayan hekimleri… Gözüm görmesin.
Yaşlılarına kötü davranan vefasız evlatları gözüm görmesin.
Trafik kurallarına uymayan; olur olmaz korna çalan, yüksek volümlü
müzik dinleyen sürücüleri gözüm görmesin.
Sevincini silah kullanarak ifade eden zondaları gözüm görmesin.
Sokağını kirleten,
lambasını kıran,
Piknik amacıyla gittiği orman alanlarını çöplüğe çeviren
İmanı yarım duyarsız kimseleri gözüm görmesin…
Arabozanları, dedikoducu, fitneci hasta ruhluları, gözüm görmesin.
Doğruya doğru diyemeyen, yaptığı hatalara rağmen asla özür dilemeyen, özür dilemeyi alçalmak zanneden alçakları gözüm görmesin.
Demokrasinin kutsalı; Türkiye Büyük Millet Meclisindeki kavgaları gözüm görmesin.
Aşkın yenilgisini, nefretin gücünü gözüm görmesin.
Gözü yaşlı anneleri, ağlayan çocukları gözüm görmesin.
Hem suçlu hem de güçlü kim varsa gözüm görmesin.
Ve de “Duymadım…
İşitmedim…
Görmedim…”
Diyenleri gözüm görmesin…

3 Mart 2011 Perşembe

Makale-Harun Yavruoğlu












ÜSLUP
Tarih: 26.12.2009 Değerli okurlarım!
Sanırım pek çoğunuz bilir; köşe yazarlığımın yanı sıra
bendeniz mizahçıyımdır aynı zamanda.
Ödüller almış karikatür kitapları yayınlanmış bir mizahçıyım.
Zorlukları aşmada insana tahammül gücü verir mizah.
Hatta gelişmiş pek çok ülkede mizah: toplumsal terapi olarak faydalı faaliyetlerden sayılır.
Ancak ne yazık ki özellikle son iki yıldır ülkemizde yaşanan ürkünç gelişmelerden ötürü bu köşemde mizah yapmayı
cenaze ortamında fıkra anlatma ukalalığı olacak düşüncesiyle
layıkıyla yapamamaktayım.
Yani sadece sözün değil, mizahın da sustuğu günler yaşamaktayız...
Siyaset bilgiyle ve olgunlukla, devlet adamı duruşuyla değil,
“delikanlı” ayaklarıyla yapılmakta artık.
Ayrıca bu “delikanlı ayaklarına” sözde aydın kabul edilen şöhretli kalem erbabı şavalak zirtopozlar destek verirken,
Türk askerine: Faşist ve ihtilalci muamelesi çekilmekte.
Mahkemeler muhakeme edilmekte,
verdiği tüm kararlar eleştirilmektedir.
Karar iktidarın lehine ise muhalefet kin dolu nefretler pompalamakta,Karar iktidarın aleyhine ise, Muhalefet zil çalıp oynamaktadır. Hatta bütün kurumlar güvenilmez olmuş, adeta tuz kokmuştur.
Evet aylardır sözde açılım yapılmakta ama açılım yerine yakası açılmamış küfürler dolaşmakta siyaset arenasında...
Üslup sukoyvermiş durumdadır artık.
Huzuru, demokrasiyi getirecek,
plan proje ve akılla yapılacak açılıma karşı olmamız mümkün değildir.
Ancak görülüyor bu açılım falan değildir.
Bu gerilimdir. Hatta yüksek gerilimdir bu.
Geri dönülmez bir cinnet yolunda girilmiştir.
İşte son olarak Diyarbakır Belediye Başkanı hükümet yetkililerine
partilerinin amblemi olan meşe ağacını kastederek:
“Meşe ağacının dalları nerenize battı ey hükümet!
Demekte...
Hatta bununla da yetinmeyip;
“Has..tır!”
Diyebilmekte, ve bu iğrenç sözlerine karşılık hiçbir pişmanlık
duymamayı, sözde delikanlı siyasetin çığlığı olarak görürken,
üslubunun;
Bahçelinin,
Erdoğan’ın
ve Baykal’ın kullandığı aşağılayıcı
üsluba paralel olduğunu vurgulamaktadır.
Görülüyor ki; problemleri çözmek amacıyla diyalog aranmak yerine;
ortaya sürekli balgam atılmaktadır...
Yok hayır!
Bu ölüsü kınalı ve ağzı bozuk zihniyet artık topu atmıştır.
Artık umudum bitmiştir.


2 Mart 2011 Çarşamba

Makale-Harun Yavruoğlu

Zülme dayanan saltanatlar
.
Bir özdeyiş vardır:
“Ne oldum değil, ne olacağım demeli.”
Demeli ama adamlar demiyor işte.
Sanki bizim büyüklerimiz boşuna konuşmuş…

Evet haftalardır. İslam coğrafyasındaki yıkımlar dünyada heyecanla izlenmektedir.
Öyle ki, halk umulmadık bir cesaret ve maharetle
yıllardır kendisini limon gibi sıkan liderlerini üzerinden bir bir atamaya  başladılar…
Nerede şimdi ülkesini demir yumrukla yöneten Tunus ve Mısır Devlet başkanları…

Veya yakın gelecekte onlara nice totaliter rejim liderleri eklenecektir...
Ki biri de muhtemelen Libya lideri Kaddafi olacaktır.
O nasıl bakış öyle.
Var mı böyle bir duruş ya…
Üstelik de yaşı yetmişlerinde…
Öfkeli
Hiddetli
Ve de acayip şiddetli bir çöl kabadayısı.
Ve üstelik 1962 yılında Ankara Kara Harp Okulundan mezun olmuş.
Gerçi nasıl okumuşsa sonradan ülkesinde hukuk falan da okumuş muş.
Hala başına buyruk, çadır sakini bir azamet budalası ve
mahallenin delisi pozlarında…

Bu zat, doksanlı yıllarda Erbakancağızımı karşısına dikivermişti ve de 
oncağızıma saymış da saymıştı…
Bizim hoca efendiliğinden olacak ki ağzının payını vermeyince
Kaddafi’nin sözlerinden daha da ağarını Türk siyasilerinden işitmişti.
Ve malum güçler Hocaya iktidarı bıraktırma girişimlerinde; çöllerin meczubunun kendisine efelenmesini sükûnetle sineye çekmesini de fatura etmişlerdi.

Bu kapris budalası Muammer Kaddafi, arada bir Türklerin yanında yer alsa da,
Ruhsal krizlere girdikçe ilk sataştığı ülkelerden biri yine Türkiye’dir.
Hata bir keresinde Halkına hitaben yaptığı konuşmada:
“Sizi yıllarca sömüren Osmanlı’nın, torunlarını şimdi sizlere hizmetçi olarak  getirttim.” deme küstahlığını da gösteren de yine bu zat-ı muammer’in  başı şimdilerde halkıyla fena halde belada.
Zira halkına: “Yat!” diyor.
Ancak Libya Halkı artık yatmıyor.
Zevat: “Uyu… Yat uyu!”  diyor, ancak halkı artık uyumuyor… Uymuyor dediklerine artık…

Libya halkı; Libya’nın maddi manevi imkânlarını yıllarca sömüren bu Kaddafi ailesinden hesap sormak için ölümü göze almış gibiler artık.
Ama o; “bu ülke benim…”
“Bu halk benimdir.
“Öyle yağma yok bırakıp gitmem” diyor.

O da aslında haklı ama.
Nereye gidecek ki.
Kime gidecek ki
Ne yüzle artık yaşayacak ki.
Şah Rıza Pehlevi gitti de ne oldu?
Kaç yıl yaşadı ki?
Tahtsız ve bahtsız Pehlevi altı ayda kanserden ölüp gitti.

Evet, Kaddafi: “Gitmem!” diyor… Direniyor…
“Şehit olurum, iktidarı bırakmam!” Diyor.
Şehit mi olur bilemem. Ama artık “zulme dayanan saltanatlar” Yıkıldı… Yıkılıyor işte…

25 Şubat 2011 Cuma

Makale-Harun Yavruoğlu

Değerli okurlarım!

Sanırım pek çoğunuz bilir; köşe yazarlığımın yanı sıra
bendeniz mizahçıyımdır aynı zamanda.
Ödüller almış karikatür kitapları yayınlanmış bir mizahçıyım.
Zorlukları aşmada insana tahammül gücü verir mizah.
Hatta gelişmiş pek çok ülkede mizah: toplumsal terapi olarak faydalı faaliyetlerden sayılır.
Ancak ne yazık ki özellikle son iki yıldır ülkemizde yaşanan ürkünç gelişmelerden ötürü bu köşemde mizah yapmayı
cenaze ortamında fıkra anlatma ukalalığı olacak düşüncesiyle
layıkıyla yapamamaktayım.
Yani sadece sözün değil, mizahın da sustuğu günler yaşamaktayız...
Siyaset bilgiyle ve olgunlukla, devlet adamı duruşuyla değil,
“delikanlı” ayaklarıyla yapılmakta artık.
Ayrıca bu “delikanlı ayaklarına” sözde aydın kabul edilen şöhretli kalem erbabı şavalak zirtopozlar destek verirken,
Türk askerine: Faşist ve ihtilalci muamelesi çekilmekte.
Mahkemeler muhakeme edilmekte,
verdiği tüm kararlar eleştirilmektedir.
Karar iktidarın lehine ise muhalefet kin dolu nefretler pompalamakta,Karar iktidarın aleyhine ise, Muhalefet zil çalıp oynamaktadır. Hatta bütün kurumlar güvenilmez olmuş, adeta tuz kokmuştur.
Evet aylardır sözde açılım yapılmakta ama açılım yerine yakası açılmamış küfürler dolaşmakta siyaset arenasında...
Üslup sukoyvermiş durumdadır artık.
Huzuru, demokrasiyi getirecek,
plan proje ve akılla yapılacak açılıma karşı olmamız mümkün değildir.
Ancak görülüyor bu açılım falan değildir.
Bu gerilimdir. Hatta yüksek gerilimdir bu.
Geri dönülmez bir cinnet yolunda girilmiştir.
İşte son olarak Diyarbakır Belediye Başkanı hükümet yetkililerine
partilerinin amblemi olan meşe ağacını kastederek:
“Meşe ağacının dalları nerenize battı ey hükümet!
Demekte...
Hatta bununla da yetinmeyip;
“Has..tır!”
Diyebilmekte, ve bu iğrenç sözlerine karşılık hiçbir pişmanlık
duymamayı, sözde delikanlı siyasetin çığlığı olarak görürken,
üslubunun;
Bahçelinin,
Erdoğan’ın
ve Baykal’ın kullandığı aşağılayıcı
üsluba paralel olduğunu vurgulamaktadır.
Görülüyor ki; problemleri çözmek amacıyla diyalog aranmak yerine;
ortaya sürekli balgam atılmaktadır...
Yok hayır!
Bu ölüsü kınalı ve ağzı bozuk zihniyet artık topu atmıştır.
Artık umudum bitmiştir.

Makale-Harun Yavruoğlu

Ucube

Adam Hindistan sokaklarında dolaşırken başına BUDA heykeli düşmüş."Başıma buda mı gelecekti" demiş. İşte bizimkisi o misal. Onca sorunlarımızın arasında Türkiye olarak son günlerde Başbakanın bir heykele “Ucube” demesini tartışmaktayız.
Heykel özgün bir bakış açısıyla meydana getirilmiş üç boyutlu formlardır ve daha çok insan, hayvan ya da nesnelerin heykelleri taş, ahşap, kil, balmumu, bronz ve tunç gibi malzemelerden yapılmaktadır.
Dünyanın çeşitli yerlerinde heykel ve heykelciklere rastlanmaktadır.
Bunlar ve diğer heykeller üzerinde yapılan incelemelerden;
heykellerin büyük bir kısmının çeşitli kavimler tarafından
İLAH OLARAK TAPINDIKLARI varlıkları tasvir ettiklerini,
bazılarının kral-kraliçe gibi hükümdar ailelerini, kahramanları ve
kahramanlık olaylarını,
bilim, sanat ve sporda meşhur olmuş kimseleri,
bir kısmının da çeşitli insan ve hayvanları tasvir ettikleri görülmektedir.
Ancak heykel ve heykelciliği bu derece yaygınlaştıran asıl sebep, yukarıda da izah ettiğim gibi hiç şüphesiz dini inançlardır.
Çeşitli devirlerde yaşamış insanların tapındıkları ve ilah olarak gördükleri ve ibadetlerini bunlara karşı yapmaları, heykel ve heykelciliğe özellikle o toplumlarda geniş yer verilmesine yol açmıştır.
İlk çağ topluluklarında sanatçılar daha çok bir geleneği devam ettirmesi nedeniyle ortaya konan eser, toplumun ortak malı olarak kabul edilirken,
ifa edilen eserler sanatçıları değil,
üretildikleri kavim ve toplulukları temsil etmekteydi.
Evet, heykelin kısa geçmişi böyle iken, estetik ve sanatsal kaygılar taşıması da onun benimsenmesinde ayrıca etkili olmaktadır.
Gerek fikir ve düşünce ve gerekse sanatsal estetik açısından maalesef heykel sanatımız dünya heykel sanatları seviyesinin oldukça altındadır.
Bu itibarla öyle her ortaya konan üç boyutlu şekillere heykel adına alkış tutarak “sanat-ı ala” diyecek kadar da sanat cahili olmak gafletine düşecek değiliz.
Düşünün ülkemizin kurucusu Atatürk’ün şöyle kendisi gibi kaç heykeli vardır ve bunların kaçını Türk heykeltıraşlar yapmıştır?
Ayrıca Türk toplumu heykele karşı maalesef büyük şüphe içindedir.
Zira Kur’anda olmasa da doğruluğu tartışma konusu hadisler nedeniyle bazı kafalarda “HEYKEL GÜNAH MIDIR?” Sorusuna net cevap bulunamamıştır.
Bu muğlâk durum maalesef İslam adına bu ve benzeri sanatlara ve sanatçılara karşı mesafeli olmuştur.
Bu nedenle İslam da resim ve heykel sanatlarının gelişmesi şöyle dursun;” resim ve heykelin olduğu yerlerde namaz kılınmaz hatta onların olduğu mekânlara melekler dahi girmez” şeklinde vaazlar çokça zikredilmiştir ve edilmektedir de.
Tabi bu gelenekçi anlayış, İslamiyet öncesi insanların putlara tapıyor olmasından, hatta bu gün dahi varlığını sürdüren ilkel kabile dinlerinden Budizm’in de bunda etkili olduğu bir gerçektir.
Ben ise bir Müslüman olarak,
Allah’ın: “Heykel yapmayın” değil, “heykele tapmayın.”
Dediğini düşünmekteyim.
Fakat sözde sanat adına üretilen her değeri sanattır deyip başımızın üzerine koymak zorunda değiliz ve bu konudaki olumsuz fikirlerin beyanında hiç bir sakınca görmemekteyim.
Bu düşünceden hareketle;
Başbakan’ın Kars’taki söz konusu heykel için: “UCUBE!” değerlendirmesini bireysel bir görüşün ifadesi açısından normal görmekteyim.
Lakin “o heykel oradan kaldırılacaktır” buyruğunu ise; sanata şiddetli
bir müdahale olarak algılamaktayım.

15 Ocak 2011 Cumartesi

Harun Yavruoğlu-Makale

Ucube
Adam Hindistan sokaklarında dolaşırken başına BUDA heykeli düşmüş."Başıma buda mı gelecekti" demiş. İşte bizimkisi o misal. Onca sorunlarımızın arasında Türkiye olarak son günlerde Başbakanın bir heykele “Ucube” demesini tartışmaktayız.
Heykel özgün bir bakış açısıyla meydana getirilmiş üç boyutlu formlardır ve daha çok insan, hayvan ya da nesnelerin heykelleri taş, ahşap, kil, balmumu, bronz ve tunç gibi malzemelerden yapılmaktadır.
Dünyanın çeşitli yerlerinde heykel ve heykelciklere rastlanmaktadır.
Bunlar ve diğer heykeller üzerinde yapılan incelemelerden;
heykellerin büyük bir kısmının çeşitli kavimler tarafından
İLAH OLARAK TAPINDIKLARI varlıkları tasvir ettiklerini,
bazılarının kral-kraliçe gibi hükümdar ailelerini, kahramanları ve
kahramanlık olaylarını,
bilim, sanat ve sporda meşhur olmuş kimseleri,
bir kısmının da çeşitli insan ve hayvanları tasvir ettikleri görülmektedir.

Ancak heykel ve heykelciliği bu derece yaygınlaştıran asıl sebep, yukarıda da izah ettiğim gibi hiç şüphesiz dini inançlardır.

Çeşitli devirlerde yaşamış insanların tapındıkları ve ilah olarak gördükleri ve ibadetlerini bunlara karşı yapmaları, heykel ve heykelciliğe özellikle o toplumlarda geniş yer verilmesine yol açmıştır.
İlk çağ topluluklarında sanatçılar daha çok bir geleneği devam ettirmesi nedeniyle ortaya konan eser, toplumun ortak malı olarak kabul edilirken,
ifa edilen eserler sanatçıları değil,
üretildikleri kavim ve toplulukları temsil etmekteydi.
Evet, heykelin kısa geçmişi böyle iken, estetik ve sanatsal kaygılar taşıması da onun benimsenmesinde ayrıca etkili olmaktadır.
Gerek fikir ve düşünce ve gerekse sanatsal estetik açısından maalesef heykel sanatımız dünya heykel sanatları seviyesinin oldukça altındadır.

Bu itibarla öyle her ortaya konan üç boyutlu şekillere heykel adına alkış tutarak “sanat-ı ala” diyecek kadar da sanat cahili olmak gafletine düşecek değiliz.
Düşünün ülkemizin kurucusu Atatürk’ün şöyle kendisi gibi kaç heykeli vardır ve bunların kaçını Türk heykeltıraşlar yapmıştır?
Ayrıca Türk toplumu heykele karşı maalesef büyük şüphe içindedir.
Zira Kur’anda olmasa da doğruluğu tartışma konusu hadisler nedeniyle bazı kafalarda “HEYKEL GÜNAH MIDIR?” Sorusuna net cevap bulunamamıştır.
Bu muğlâk durum maalesef İslam adına bu ve benzeri sanatlara ve sanatçılara karşı mesafeli olmuştur.
Bu nedenle İslam da resim ve heykel sanatlarının gelişmesi şöyle dursun;” resim ve heykelin olduğu yerlerde namaz kılınmaz hatta onların olduğu mekânlara melekler dahi girmez” şeklinde vaazlar çokça zikredilmiştir ve edilmektedir de.
Tabi bu gelenekçi anlayış, İslamiyet öncesi insanların putlara tapıyor olmasından, hatta bu gün dahi varlığını sürdüren ilkel kabile dinlerinden Budizm’in de bunda etkili olduğu bir gerçektir.
Ben ise bir Müslüman olarak,
Allah’ın: “Heykel yapmayın” değil, “heykele tapmayın.”
Dediğini düşünmekteyim.
Fakat sözde sanat adına üretilen her değeri sanattır deyip başımızın üzerine koymak zorunda değiliz ve bu konudaki olumsuz fikirlerin beyanında hiç bir sakınca görmemekteyim.
Bu düşünceden hareketle;
Başbakan’ın Kars’taki söz konusu heykel için: “UCUBE!” değerlendirmesini bireysel bir görüşün ifadesi açısından normal görmekteyim.
Lakin “o heykel oradan kaldırılacaktır” buyruğunu ise; sanata şiddetli bir müdahale olarak algılamaktayım.

8 Ocak 2011 Cumartesi

SEÇİME DOĞRU Harun Yavruoğlu

makale

Tarih: 08.01.2011

Seçimler yaklaşıyor, TBMM kendisini yenilemeye hazırlanıyor.
Muhtemeldir ki Türk Demokrasisinin şampiyonluğa oynayan partileri:
Başta yine AKP,
sonra CHP,
onunda ardından yine MHP olacaktır.
Ve bir de alengirli yollardan meclise gelecek BDP.

Öteki partiler ise, maalesef yine yüksek seçim barajında telef olacaklardır.
Bu barajı aşamayan partilere oy veren seçmen oranı iktidar partisinin aldığı oylara yakın olmasına karşın, bırakın iktidar olmayı meclise bir milletvekili dahi sokamayacaklardır.
Bu durum istikrar için gerekli olsa da, demokrasimiz adına bir handikaptır.

Tuvaletlerimiz dahil her şeyimizi AB ye uydurmakta olduğumuz bu günlerde demokrasimizin de ayni standartlara çıkartılması konusunda memleketimizin büyük demokratları (!) küçük bir revizyona dahi gerek görmemektedirler.

Evet, seçimler yaklaşıyor.
Partiler yavaş yavaş seçim hazırlarına başlıyor.
Yarın iktidar seçim meydanlarında halka verdiği hizmetleri sıralayacakken,
muhalefet; iktidarın zaaflarını, vatandaşın umut ve sorunlarını göz önüne alarak seçim propagandalarını sürdürecektir.
Bu arada partililer, partilerinde öne çıkabilme, vekil olabilme girişimlerinde bulunmaya çoktan başladılar bile.
Ancak halkın umudu olabilecek yeni bir parti görünürlerde yok gibi.

CHP yüzde otuzlar düzeyini kendisi için yeterli görürken, iktidar umudunu diğer sağ partilerin AKP’yi kemirmesinde görmektedir.
Yani Fenerbahçe futbol kulübünün bu yıl şampiyon olabilmesi için, Trabzonspor’un puan kaybetmesini beklemesi gibi…
Ama sporda olası bu durum siyasette ne kadar mümkündür acaba?

MHP ise, esas yarayı referandumda aldı. Ve hala abandone vaziyetinden çıkabilmiş değil gibi… Bu nedenle MHP 2011 seçim sürecinde barajı geçebilme savaşı vermeye çalışacaktır.

Numan Kurtulmuş’un kurduğu HASPARTİ’nin bir sürpriz yapması beklense de, yine de barajı geçmesi asla olası görülememektedir.

Ve gelelim, işin içinde eski Cumhurbaşkanlarının…
Başbakanların…
Bakanların…
Milletvekillerinin…
Ve de bürokratların dahil olduğu, lakin halkın bir türlü teveccüh etmediği DP oluşumuna…

Oluşum demeye de dilim varmıyor ya…
Çünkü oluşumdan ziyada oluşamama durumu gibi bir acayip vaziyet söz konusu...

Bahsettiğimiz parti Demokrat partisi.
Bu partinin akil insanları güya müthiş bir iş başarmış gibi yüzde 9 oy alan DYP’yi ve yüzde 5 oy alan ANAP ‘ı yok ederek bu söz konusu DP’yi kurdular.
Siyaset dünyasının bu düşman kardeşlerini engin tecrübeleriyle güya birleştirdiler.
Evet, bitmiş, yaşlanmış DYP’nin kıratını, imajı yerlerde sürünen, ANAP’ın Türkiye haritası üzerine yerleştirip, yaşayan en genç seçmeni bu gün 70 yaşlarında olan, aslı nesli kesilmiş DP den adını alan bir partiyle seçim zaferleri düşlemektedirler.
Hiç kusura bakmasınlar.
Bu Nuh’un gemisiyle 3. Dünya savaşına hazırlanmak gibi bir şey.

Seçimlere yaklaşık 6 ay daha var.
Siyasette bir gün bile çok uzun olduğu halde iddiam odur ki;
AKP bu ahval ve vaziyette 3. Seçim zafer için açık ara öndedir.
CHP, MHP ve BDP yine kutsal muhalefet görevlerine 4 yıl daha devam edeceklerdir.
Kalan diğer partilerimiz de yüksek baraj marifetiyle demokrasinin ölü doğmuş çocukları olarak gönlümüzde yaşayacaklardır

25 Şubat 2010 Perşembe

Harun Yavruoğlu

 Harun Yavruoğlu- Makale     > TIKLA
 Harun Yavruoğlu- Karikatür > TIKLA
 Harun Yavruoğlu- Fotoğraf  > TIKLA
Harun Yavruoğlu- ŞİİR         > TIKLA